Vakit Siz

Hayat kısa derler,
Anı yaşa derler,
Vakit-siz gelince anlarsın,
Vadesi dolmadan giderler,

Adını Enis koydum, oğlum,
Geliyor artık yanıma dostum,
Üzülme, rakı sofrası eksik kalsın,
Latife et üzüntümüz sessiz yaşansın.

-Bodrum

Doğum günü yalnızlığı

Doğum günümü yalnız kutladım,
Çocuklarım ve kardeşlerim eksik,
Sessiz müziğin sözü kesik.

“Havva” dedim unuttun,
Sesimi havlama,
Doğduğum yeri kebapçı zannettin.

“Ali” dedim bulamadın,
Işığın ile ilaç olamadın,
Halayım dedim yabancı zannettin.

Yolcu Yolunda Gerek

Sıra Bende evlat!

Gelmedin ziyaretime,
öğretmenevine,

Beklemek değil sabır işi,
Yalnız bırakmamak gerek müfettişi,
zaman benim için bittikçe,
Elini ayağını toplamak gerek nazikçe…

Karşılama

Muallim Mustafa çattı kalın kaşlarını,
Seslendi oğluna silsin diye yaşlarını,

Kızının yolu Yaradanın taktiridir,
Mualla mertebeye çıkma vaktidir,

Git dedi hastaneye, karşıla kızını,
Ertelesen de değiştiremezsin alın yazısını,

Taht-ı Maarif sahibi, Sultanların sultanı derlerdi kendisine,
Şiir gibi dökülüyordu yüreğine, evlat acısı sessizcesine,

Dün gibiydi Adana’da, doğumhane kapısında,
Sabah rüzgarı gibi, yüzünü güldüren kaşla göz arasında,

Üç yılda bitirmişti hikayesini, karanlıkta kayboluyordu,
Dokuz yaşında Tunceli pazarında, tanıdık yüz arıyordu,

Babasını görmüş gibi sarıldı ışığa
“Babacım” dedi, “sana hikayemi anlatacağım…”

Havva

Yolunu kaybet bir gün,
Ayağın takılsın boş duran taşıma,
İki kelime bul yazacak bugün,
Parmakların dokunsun göz yaşıma.

Geçmiş zaman olsun cümlelerin,
“Seni sevdim” de bana,
Şifa olsun sözlerin canıma.

Kara bulutlar altındaki bu hava sürgün
kağıt kayık yaptım kızıma
Boşver çamur olsun ellerin, senin adın Havva
Rüyalarımda değil misin gelen sen yanıma

Geçmiş zaman olsun cümlelerin
Sensizlik uzaklık bana
Sessizliğin ise, dokunuyor kanıma.

Rüyalar

Kolay değildi büyüklerin bile anlamadığını rüyada görmek. 

Saatlerce ağlasanda dinmiyordu kafandaki sorular. 
 Anlattığında gerçek değildi kimse için, 
yaşanmamış bir yalan gibiydi rüyaların. 
Yalnızlık çocukken başlamıştı bizler için 
yalandan bir dünyada gerçek rüyalar.

Adam ol

29 Nisan 2016 Gününe…

Bugün günüm çok güzel başladı. Güzel bir manzara karşısında kahvaltımı yaptım ve denize karşı bir o kadar güzel olan kahvemi içtim. Hatta kahveyi getiren kardeşimiz de özel seçilmiş bir melek gibi gülümsüyordu. Hava muhteşemdi ve işlerim bittiği için boş kalan cumartesimi güzel bir yürüyüş ile tamamlayabilirdim. Dışarı çıktım ve deniz kenarında yürümeye başladım. Eski zamana mahsus bugünlerde pek de alışık olmadığım ‘günaydın’lar ile gülücükler karşılıyordu beni yürüyüşüm sırasında. Meleksi bir göreve çıkmış gibiydim ve sanki beni melekler çevrelemişti. Vapura bindim ve karşıya geçtim. Herkesin toplu taşıma aracı olarak görüp işten eve gidip gelirken kullandığı bu araç benim için tatile gittiğinizde eğlenmek için yapacağınız bir tekne gezisi gibiydi. Her bindiğimde beni yaşamadığım mazilere götürür. 

İndiğim zaman rüzgar başlamıştı. Yürüme istikametimi işaret edermişçesine esen rüzgar ile dalgalanan türk bayrakları sanki yağlı boya tablosuna çizilmişti.

Bu kadar ihtişamlı ancak böyle dalgalanır bir bayrak. Yürümeye başladım. Balıkçı sandallarını geçtim ağların kokusunda. Deniz kirli olduğu için koktuğunu biliyorum ama rüzgar o kadar güzel esiyor ki o kokular bana ağlardan tütmekte olan yosun kokusu gibi geliyor. Hiç beklemediğim bir anda bir kedi yavrusu ile bir köpek koşarak geliyor ve bacaklarıma sürünüyor. Hadi ayrı ayrı olabilir de iki düşman kabul edilen bu iki varlıktan bana bugün namına bir işaret daha geliyordu. Yüzümde gülümseme ile yürümeye devam etmekteyim, ve ileride ünlü ve pahalı restoranlardan yüz kat daha fazla tat aldığım ve gerçek balık lezzetini bulduğum 5 kuruşluk balık ekmek yapan balıkçıların barınağı var. Düşüncesi bile beni mutlu etmeye devam ediyor. 

Karşımda bir Türk bayrağı dalgalanıyor. Gerçek dışı bir muhteşemlik ile dalgalanıyor. Denizler ile bir olmuş dalgaların köpüklerine karışmış türk mitolojisinden çıkmış bir deniz tanrısı üflüyor bu bayrağa. Renkler öylesine değişik tonlar alıyor ki kanıyor bu bayrak. Hissediyorsunuz ki bu bayrağın damarlarında durmuyor kan.

Balıkçılar barınağına geldim. Balık ekmeğimi yedim bayrağın karşısında. Küçücük peçete kağıdı ıslak bir top olmuş ıslanmakta olan gözlerimi siliyordum ki bu anı arkadaşlarım ile paylaşmak istedim. Yalnızdım çünkü. Bir insan isteyebileceği herşeye bu kadar yakınken ancak bu kadar uzak olabilirdi. Telefonum ile bu muhteşem bayrağın gösterisini çekmeye başladım. Bu videoya da en güzel fon müziği istiklal marşı olurdu.

Yanımda sekiz kişilik bir grup vardı, üçü erkek beşi kadın olduğunu tahmin ettiğim boylu boyunca simsiyah çarşaf giymiş bir grup. İçlerinden biri kapa şu gürültüyü dedi. “Bu İstiklal Marşıdır. Duyup duyacağınız en güzel müziktir bu topraklarda” dedim. Homurdandılar, ama öteki masalardan çal çal aslanım sesleri ile bastırdılar söyleyeceklerini. Ne acıdır ki, sadece başlarını ve vücutlarını örtmek ile kalmamış, Allah’ın sevgili kullarına verdiği aklı da örtmüşlerdi. Kalktılar ve gittiler. Ben yarım saat daha çay içip bu bayrak gösterisini seyrettim.
Hayat bir dama tahtası gibidir. İyi ve güzel olan ışık, kötü ve karanlık olan siyah beyaz karo taşları gibidir hayat. Taşların herbirine basmadan zaman ve hayat geçmiyor. Bunun farkındalığında yerimden kalktım, arkamı dönüp vapurun yolunu tutmak üzere mekandan ayrıldım. Yürümekte olduğum iki tarafı deniz olan bu yolun biraz ilerisinde demin yan masada oturan grup vardı. Yürümeye devam ettim. Konuşma mesafesi kadar yaklaşmışken ensemde sert bir darbe hissettim. Bahsettiğim karanlığın siyahına gömülmüş karo taşındaydım. Arkamdan gelen bu darbe ile dizlerim üstüne çökmüş, ellerim tozlu toprak üzerinde dört ayak üstünde bir köpek gibiydim. Mikail sir borusunu öttürmüş dünyanın sonu gelmiş, zaman durmuştu sanki. Kulağım çınlıyordu. Karanlık yavaş yavaş aydınlandı ve gözlerim güneş ışıkları ile aydınlanırken önümde duran iki adam arka ceplerinden bıçak çıkardılar. Büyük ihtimalle arkamdan saldıracak kadar ödlek olan da arkamda pozisyonunu almıştı. Bana din dersi vermeye çalışanların yanlarında çakmak taşır gibi bıçak taşıması da ne kadar yalnız kaldığımı kanıtlıyordu. Bu dar iskele yolunda yanımdan insanlar geçiyor ve içlerinden ne oluyor diyen bir adam bile çıkmıyordu. Savaş dönemi düşman topraklarında dizlerinin üstüne çökmüş bir esir gibi yalnızdım.

“Başını keser eline veririz”

Ilkokul’da beyaz yakalı kara önlükler giyerek giderdik okula. Bütün arkadaşlarım toz toprakta oynar, benim şu an olduğum gibi pantolonların dizlerini parçalarlardı gün sonuna kadar. Tertemiz giydikleri önlükler çamur içinde olurdu bir teneffüste. Benim ise eve dönerken önlüklerim de hala ütünün izi olurdu. Sessiz, içine kapanık bir çocuktum. Fazla konuşmazdım, ama konuştuğumda karşımdakine hep saygılı olurdum. Bu sebepten okula ne zaman müfettiş gelse, dershanenin en önüne oturtulur ve müdürün odasında müfettişi karşılamaya beni gönderirlerdi. Uslu olmanın bedeli idi benim korku içinde müdürün odasında kurbanlık koyun gibi beklemem. O kadar korkardım ki, gözlerim dolardı. Merhaba derken ağlayacak gibi olurdum.
Büyük bir ihtişamla içeri girdi müfettiş. Gri kareli bir takım elbisesi vardı. Saçları beyazlamış ellibeş yaşlarındaydı. Müdür bey ve yardımcısı ayağa kalkıp selamladıktan sonra buyur ettiler müdür beyin masasınındaki iki deri koltuğa. Ben küçücük kalmış odanın en ücra köşesinde bekliyordum. Belki beni unutur umuduyla küçülmüştüm. Ama ne buyur edilen koltuğa oturdu ne de beni unuttu. Bana doğru kesin adımlar ile ilerledi. Yemin ederim ki o an odada fırtına çıkmış rüzgar esiyordu. Önüme geldi ve durdu. Başımı yukarı doğru kaldırıp yüzüne baktım. Merhaba veya sağol diyecektim tembih edildiği üzere ama ağzımı açsam ağlayacaktım.

– Adın ne senin
– A. B. T.
– B. Öğretmenin nesi oluyorsun?
– Öğretmen?
– B. T.
– Dedem dedim. Ama ben doğmadan ölmüş, hiç tanımadım.

Dizinin üstüne çömelip benim göz hizama indi. Kocaman elleri ile yanaklarımdan tuttu kulaklarımı kapayacak şekilde. Sevdi herhalde kendi mizahınca.

– Ben tanıdım. Ben 25 yaşında Adana’da öğretmenlik yaparken okulları ziyaret eder, çocuklar okusun yeter ki der teneke teneke peynir bırakırdı. O zamanlar ticaret ile uğraşıyordu İstanbul’da. “Sen Bizdensin” derdi bana, saatlerce sohbet ederdik. Ben Tunceli’deyken istanbul’da kaybetmişiz onu. İşte o bizdensin dediği bizler sonuna kadar Atatürk’ün takipçisi olacağız. Beni en korkutan tehdit bile beni bundan vazgeçirmedi.
– Neydi o tehdit?

“Başını keser eline veririz”

Ne manyak bir adammış bu müfettiş! İlkokul çocuğuna söylediği lafa bak. Travma yaşatmış bana ki yıllar sonra 12 yaşında görmeye başlayacağım rüyaların ana karakterlerinden biri olacak ve benim öğretmenim olacaktı bu manyak adam. Ve o rüyaların birinde bana Urfa’da bir gün nasıl sopalarla dövüldüğünü ve dizleri üstünde çaresiz kaldığını anlatacaktı. 
“Yalnız kaldığımı düşündüğümde de yine öğretmen olan eşim vazgeçme derdi. Yetiştirmek istediğin adam ol ve bu yoldan vazgeçme derdi. Yalnız olmadığımı anlardım.”
“Ne manyak adam bu ya demiştim yumruk yiyip dizlerime çöktüğümde” …
çıktığım ilk Tekvando maçında kendim için. Ellerini kaldır diye bağırıyordu Mr. Hwang kulağımın dibinde. 

– Ayağa kalk.
– Boşuna değildi yirmi sene bu sporu yapmam.

Öylesine utandım ki! Bu dizleri üstüne çökmüş olan ben değil, Atatürkten başkası değildi. Demin tüm ihtişamı ile dalgalanan bayrağın uğruna dökülen kandı tozlanmış ellerimden damlayan. Ne kadar yalnız olduğumu düşünürken parlayan güneşi bulut kapattı ve bir gölge altında kaldım. Bu bana özel, benim anlayacağım bir işaretti. Evet adam yoktu bana yardıma koşan, ama adam ol diye kulağımın dibinde bağıran, gül bahçelerinden tomar tomar gülleri cennet bahçelerine saçan bir öğretmenim vardı. Adam gibi bir adam, benim gibi manyak bir müfettiş vardı bana adam ol diye bağıran. Kalk diye bağıran bir dostum ve bana varlığını hissettiren benden öte bir ben vardı. Biz vardık.

İçi boş yaratıkların salladığı bıçak darbeleri bana işlemiyordu. Mesele müslümanlık ya da Türklük değildi. Adam olmaktı bütün mesele. Sessiz kalmamaktı cahilliğe, başını öne eğip yürümemekti. Muhtaç olduğun kudret, gerçekten de damarlarında akan asil kanda mevcuttu.
Hastaneye gidenler içinde ben yoktum. Beş cahil karanlık kadının suçlamasına karşı savunmamı vermek için karakolda harcadığım saatleri saymaz isek hiçte kötü bir gün değildi. Otel odama çıktığımda gömleğimde iki bıçak kesiği vardı. Oturup yazmam lazım dedim ancak eve dönmeyi bekleyecektim. Eski rüyalarımı yazdığım günlüklerime geri dönüp hatırlamam gerekiyordu tam olarak rüyalarımdaki konuşmaları. 

Hiç birşey boşuna değildi.

Ne geçmişiniz ne de rüyalarınız. Hayat yolunda yediğiniz her tekme, her acı bir ders öğrenmek isteyene.

Yeterki siz adam olun…

Babam: “Her şeyin en iyisini almak lazım”

Yine günlerdir uyumuyorum. Yine garip rüyalar görmeye başladım uyuduğum bir iki saat içinde uyanıklık ve uyku arasında.
Silivri’deyim ama aynı zamanda hastane gibi bir ortam. Babam her zaman ki kanepesinde yatıyor, yüzünü de örten bir şekilde üzerine simsiyah bir battaniye örtülmüş. Yalnız kanepenin arka yastıkları yerine sanki tek parça bir kapak var ve kapalı. Amerikan tabutları gibi. Babamın artık yanımızda olmadığını biliyor ve rüya içerisinde rüya gördüğümün farkına varıyorum. Ama uyandırmıyorum kendimi. Kapağı açıyorum, babamın yüzünden battaniyeyi çekiyorum. Nefes almaya başlıyor.
       “Ah Oğlum geldin demek” diyor bana.
Bu gördüğümün rüya olduğunun bilincinde
       “evet geldim babacım” diyorum.
       “Her şeyin en iyisini almak lazım” diyor bana.
Ben ne zaman babamı ziyarete gitsem, son dönemlerinde hep bakıcıları
hakkında şikayet ederdi. İlacı yanlış veriyorlar, kötü su verdiler, bozuk
yemek verdiler gibi. O şikayetlerden biri olarak düşünüp:
       “merak etme ne istiyorsan en iyisini alırız sana” dedim.
      “Hayır” dedi. “Her şeyin en iyisi ne ise onu alın yavrum. Bu kısa
hayatta paran yetiyorsa her şeyin en iyisini alın, yetmiyorsa da kötüsünü
alacağınıza hiç almayın”.
Anlaşılan bu şikayet değil bir mesajdı.
       “Tamam babacım” dedim.
Telefon çaldı başucunda. Bu çalan kırmızı renkli eski bir telefondu,
genelde sadece hastaneler de kalmış olan cinsten. Artık herkesin de cep
telefonu olduğu için hiç kullanılmayan. Telefon çalmaya devam ediyor.
       “Aç evladım, P… arıyordur”.
       “P… kim babacım” dedim.
       “İşte senin P…”.
       “Yok babacım” dedim, “onlar beni aramıyor artık”.
       “P… her gün arar evladım, Ayşe ile başucumda konuşuyorlar”.
Telefonu açıyorum yanlış numara. Ama arayan ve arananın ismi
manidar. Çocuklarım olsaydı kızlarıma koyacağım iki isim vardı, hatta
teyzemin benim için yaptığı nakış işinde baş harfleri vardır. Havva diye
birisi Esin diye birini arıyor.
       “Gülüm yolcu etsin torunumu, ben karşılayacağım” diyor.
       “Yanlış numara” diyorum ve kapatıyorum.
Hüzünleniyorum. O kadar çok istedim ki çocuklarım olmasını, isimlerini
bile koyup hayallerini kurdum hep. Onlarla oyunlar oynamanın,
kumsalda koşup kumdan kaleler yapmanın detayına kadar hayaller
kurdum. Çocuklarım mıydı beni arayan yoksa? Artık çocuk istemiyorum
dediğimi mi duymuşlardı?
Babam seslendi, yanına gittim.
       “Her şeyin en iyisini al evladım.”
Uyanıyorum…

Rüya 19 temmuz 2015

Yine kayıt edilmiş gibi bir rüya gördüm.

Sokakta park edilmiş arabama yürürken otobus durağı gibi bir yerde b.t. ile karşılaştım. Yalnız konuşabilir miyiz diye biraz ilerlememizi istedi. İlerledik, konuşabilecek misin diye sordum. Durdu, konuşamadı. Bize gidelim dedi. İstemeye istemeye evlerine gittim. Evlerinde benim 97 senesinde tanıştığım arkadaşım ve kızı vardı. Sarıldık. B.g. D.g.

Kimse konuşamıyor. Bahçeye çıktık oturduk. Çay kahve ictik. Tek bir konuşma yok sanki ben ruh gibiyim. Ayağa Kalktım, çimlerin üzerinden yürüyerek eve doğru yürüdüm. Ayna önünde kıyafetini kontrol eden biri görünüyor bahçe kapısından odalardan birinde.

Beyaz sana hep yakışmıştır zaten.

Tek söz etmeden, duymadan, üçünü kucaklayarak, birine tebessüm ile ayrıldım. 

Son İstek

Evlatlarımı özledim.
Söyle onlara gelsinler,
annelerini görsünler.
hep yollarını gözledim.

Öğretmenim, canım,
Sen yaşarken bana düşmez
senin elindeki telefon
senin de sınavın

2016 Duası

Bir yıl daha geride kaldı. 2015 zor bir yıl oldu. En azından benim için. Yeni yıla hastanede girmiştim. Felç oldum, ve ciddi bir omurilik ameliyatı olmam gerekti. 20 senedir yaşadığım şehirden çok uzaklara taşındım, sevdiklerimden uzak. 3 kalp krizini hastaneye yakın olduğum için ucuz atlattım, ve yine ciddi 8 saatlik bir kalp ameliyatı olmam gerekti. Başarısız geçti, kalbim durdu ama bir şans daha verildi bana. Haksızlıklar ve davalar ile uğraşmam gerekti. Çok borca girdim. Babamı kaybettim. 2015 böylesine zor bir yıl oldu. Sene dediğimiz zaman ki geçti…
Karanlık simalar,
Beni kendine düşman görenler, beni kendine tehdit olarak görenler, mutsuzluğumu ve kötülüğümü isteyenler, beni kıskananlar, ve gereksiz bir nedenden kırılanlar!
Ben hiçbir zaman sizin kötülüğünüzü istemedim ve istemeyeceğim. Aksine umarım 2016 sizin dünyanıza bir güneş gibi doğar ve size hayatın gerçek değerlerini görmeniz için ışık tutar. Yüreğinize öylesine bir ateş düşürür ki, sevgi ile yanarsınız. Eğer karanlıkta durmaya kararlıysanız, benden uzak olmayı seçmiş olduğunuz için size teşekkürlerimi sunarım ve kararınıza saygı duyuyorum.
Zamanı bitirmiş tanıdıklarım,
Çok çalışanlar, ailesine ve arkadaşlarına vakit ayıramayanlar, paraya köle olanlar, güçlü olmayı hedef seçenler, bırakın kazançlarını zamanlarını bile paylaşmayanlar!
Sizlere öylesine bir 2016 diliyorum ki, zamanın kısalığını daha fazla vakit geçmeden, çok büyük acılar ile ders almadan anlamak size nasip olur. İlim ve bilimi kalbiniz ile de öğrenmek mümkün olur. Harcamış olduğunuz zamanı telafi etmeniz dileklerimle.
Kalbimin Kiracıları,
Dostlarım, arkadaşlarım, abilerim, ablalarım, kardeşlerim, kuşak kuşak kuzenlerim, canı canım olan, acısı yaram olan, karşılıksız olarak doğrusu ve eğrisi ile sevdiklerim!
Bu yıl bana zor anımda yanımda olup dostluğu gösterdiniz, karşılıksız sevgimin anlamını küsmeden kırılmayı öğrettiniz. En yakınımda istediğimden uzak durmayı, en uzağımda olanı yanımda hissedebileceğimi öğrettiniz. 2015 yılı zor dersler ile geçmiş olsa da, bu zorlu dersi beraber verdik. 2016 senesi birazcık rahatlayacağımız, sınavlardan uzak bir tatilimiz olsun. Sevdiklerimiz hayat sınavında zor soru olarak çıkmasın karşımıza.
Kara böceğim,
Yaşama sevincim, aşkım, güvencem, mutluluk kaynağım, umudum, rüyam, uğurum, maceram…
Geçtiğimiz yıla kadar yokluğuna hazırladın beni rüyalarımdaki varlığın ile, bu yıl ise nefesimi saydırttın beni varlığındaki yokluğun ile. Zaman değilsin ki geçesin. Kalbimden bir katre alev, damarlarımdan bir katre kan, tombul yanaklarında bir gül, goncası hiç büyümeyen. Seneler ile eskimeyen, bulut bulut söndürülemeyen bir rüya. Ben bende bitince sende ki bensin, cana can için gerekli son damla gözyaşım sensin. Serpilmiş, büyümüş, civciv gibi yüreğimden çıkmışsın çabuk. Geride kalmış olan bu kabuk, bendeki sensin. 2016 öylesine bir yıl olsun ki, ben bir rüya olayım. Aradığında içinde bul beni, gözlerini yumduğunda hayal olayım. Damla istediğinde sel, estiğinde yel olayım. Yaradan’ın huzurunda sen olayım. 2016 öylesine bir yıl olsun ki, mutluluğun için her geçen gün bir tohum, özlemin ile akan göz yaşlarım can suyun olsun.
Ruhumun yoldaşı,
Issız dağların soğuğunda kürkü ile beni ısıtan boz kurdum, korktuğumda kanatları ile beni saran melekler, çaresizliğimde yanımda olan ruh kardeşlerim, derdime derman olan yükselmiş üstatlar, özlemlerini benden dile getiren sevdiklerimin sevenleri olan ruhlar, yol göstericiler,
Bir yıl daha geçerken, gelin bana katılın dua edelim. Ellerimizi ve kalplerimizi açalım, başımızı öne eğip yalvaralım. Işığınız ile karanlıkları aydınlatmak için sessizliklere ses olun. Soğuğu sıcaktan, sıcağı soğuktan ayıran duanız ile ellerimiz bir olsun.
Yaradan,
Evrenin yüce mimarı, yoktan var eden, hiçbir ismin seni tanımlamaya layık olmadığı,  BİR ve TEK, İlk ve Son Aşkım!
Evlatların olarak sana en büyük acıları tattırsak da kullarına evlat acısı gösterme, vatanı ve sevdikleri için can verenlerin yüreklerinin sızlamasana izin verme, vatanına ihanet edip hak yiyenleri senin ışığından mahrum bırakıp karanlıklara mahkum etme, yüz kerede tövbe edip bozsalar da kapını kapatma, günahları sırtlarında taşınmaz hale gelenleri umutsuz bırakma. Çektiğimiz acıların karşılığını sana yakınlık eyle, evlatlarımızı doğru yolda tutacak ışığını eksik etme. Hasta olanlara derman, çaresiz olanlara umut, zamanı kısalmış olanlara sevdikleri ile kalplerini paylaşacak imkan ver. Hırsı olanlara şükretmeyi, zenginlik isteyenlere paylaşmayı öğrenmeyi nasip et. Özlem duyanlara kavuşmayı, acı içinde ağlayanları gülmeyi nasip et. Eş diye yazmadığını aşk diye çıkartma karşımıza. Başkaları önünde mahçup etme. Düştüğümüzde Sen kaldır ki kimseye muhtaç etme. Kavga edenleri barıştır, savaşanların elindeki silahları çiçekler eyle. Sevdiğinin sesine muhtaç olanlara ses ver, ses vermiyorsan kulak ver, kulak vermiyorsan zamanı hızlı eyle. Tüm insanlığa, ışığın altında sana gönlünü vermiş herkese huzur ve mutluluk nasip eyle.
BenDeniz kulun rahmetin ile ıslanmakta olan saçak altında,
Can dostu ruhlar el açmış yanımda bedenleri yer altında,

Sana el açmış bunu okuyan tüm kullarının dualarını kabul et 2016’da.

Yanlışlık

Bir telefon açsan yanlışlıkla,
‘Seni yanlışlıkla aradım’ desen,
‘Olur böyle şeyler’ desem,

Yanlışlıkla
sesini duysam…

Zafer

21 Aralık 2012 oldu bitti
dünya ise sona ermedi
kimisi için takvim bitti,
kimisi için yeni başladı
Ben ise sizi hiç yalnız bırakmadım.

Kalbinizde aşk olsun
Siz sevdiğiniz sürece tüm insanları
Zafer hep sizinle
Hem burada hem orada.

Bugün kraliçeme dokunacağım.
Bir yabancı gibi sarılacağım
Nerdeydin diyemeyecek

Gök su olmuş
Deniz bulut

Bodrum

Gitme bile diyemiyorum
Ama gitme Bodrum’a

Tatil değil zehir olur
Benim yüreğim deniz iken,
Senin varlığın sel olur

Yolcu

Yolcu etmeye öbür dünyaya
giden ben miyim
Mesafeleri yürüyerek yaya
Biten yol ben miyim?

Son yolun sonu değil
Başlangıç ise konu değil
Güle güle… Diyen sen değil

Vakit gelince duran ben miyim?