Adam ol

29 Nisan 2016 Gününe…

Bugün günüm çok güzel başladı. Güzel bir manzara karşısında kahvaltımı yaptım ve denize karşı bir o kadar güzel olan kahvemi içtim. Hatta kahveyi getiren kardeşimiz de özel seçilmiş bir melek gibi gülümsüyordu. Hava muhteşemdi ve işlerim bittiği için boş kalan cumartesimi güzel bir yürüyüş ile tamamlayabilirdim. Dışarı çıktım ve deniz kenarında yürümeye başladım. Eski zamana mahsus bugünlerde pek de alışık olmadığım ‘günaydın’lar ile gülücükler karşılıyordu beni yürüyüşüm sırasında. Meleksi bir göreve çıkmış gibiydim ve sanki beni melekler çevrelemişti. Vapura bindim ve karşıya geçtim. Herkesin toplu taşıma aracı olarak görüp işten eve gidip gelirken kullandığı bu araç benim için tatile gittiğinizde eğlenmek için yapacağınız bir tekne gezisi gibiydi. Her bindiğimde beni yaşamadığım mazilere götürür. 

İndiğim zaman rüzgar başlamıştı. Yürüme istikametimi işaret edermişçesine esen rüzgar ile dalgalanan türk bayrakları sanki yağlı boya tablosuna çizilmişti.

Bu kadar ihtişamlı ancak böyle dalgalanır bir bayrak. Yürümeye başladım. Balıkçı sandallarını geçtim ağların kokusunda. Deniz kirli olduğu için koktuğunu biliyorum ama rüzgar o kadar güzel esiyor ki o kokular bana ağlardan tütmekte olan yosun kokusu gibi geliyor. Hiç beklemediğim bir anda bir kedi yavrusu ile bir köpek koşarak geliyor ve bacaklarıma sürünüyor. Hadi ayrı ayrı olabilir de iki düşman kabul edilen bu iki varlıktan bana bugün namına bir işaret daha geliyordu. Yüzümde gülümseme ile yürümeye devam etmekteyim, ve ileride ünlü ve pahalı restoranlardan yüz kat daha fazla tat aldığım ve gerçek balık lezzetini bulduğum 5 kuruşluk balık ekmek yapan balıkçıların barınağı var. Düşüncesi bile beni mutlu etmeye devam ediyor. 

Karşımda bir Türk bayrağı dalgalanıyor. Gerçek dışı bir muhteşemlik ile dalgalanıyor. Denizler ile bir olmuş dalgaların köpüklerine karışmış türk mitolojisinden çıkmış bir deniz tanrısı üflüyor bu bayrağa. Renkler öylesine değişik tonlar alıyor ki kanıyor bu bayrak. Hissediyorsunuz ki bu bayrağın damarlarında durmuyor kan.

Balıkçılar barınağına geldim. Balık ekmeğimi yedim bayrağın karşısında. Küçücük peçete kağıdı ıslak bir top olmuş ıslanmakta olan gözlerimi siliyordum ki bu anı arkadaşlarım ile paylaşmak istedim. Yalnızdım çünkü. Bir insan isteyebileceği herşeye bu kadar yakınken ancak bu kadar uzak olabilirdi. Telefonum ile bu muhteşem bayrağın gösterisini çekmeye başladım. Bu videoya da en güzel fon müziği istiklal marşı olurdu.

Yanımda sekiz kişilik bir grup vardı, üçü erkek beşi kadın olduğunu tahmin ettiğim boylu boyunca simsiyah çarşaf giymiş bir grup. İçlerinden biri kapa şu gürültüyü dedi. “Bu İstiklal Marşıdır. Duyup duyacağınız en güzel müziktir bu topraklarda” dedim. Homurdandılar, ama öteki masalardan çal çal aslanım sesleri ile bastırdılar söyleyeceklerini. Ne acıdır ki, sadece başlarını ve vücutlarını örtmek ile kalmamış, Allah’ın sevgili kullarına verdiği aklı da örtmüşlerdi. Kalktılar ve gittiler. Ben yarım saat daha çay içip bu bayrak gösterisini seyrettim.
Hayat bir dama tahtası gibidir. İyi ve güzel olan ışık, kötü ve karanlık olan siyah beyaz karo taşları gibidir hayat. Taşların herbirine basmadan zaman ve hayat geçmiyor. Bunun farkındalığında yerimden kalktım, arkamı dönüp vapurun yolunu tutmak üzere mekandan ayrıldım. Yürümekte olduğum iki tarafı deniz olan bu yolun biraz ilerisinde demin yan masada oturan grup vardı. Yürümeye devam ettim. Konuşma mesafesi kadar yaklaşmışken ensemde sert bir darbe hissettim. Bahsettiğim karanlığın siyahına gömülmüş karo taşındaydım. Arkamdan gelen bu darbe ile dizlerim üstüne çökmüş, ellerim tozlu toprak üzerinde dört ayak üstünde bir köpek gibiydim. Mikail sir borusunu öttürmüş dünyanın sonu gelmiş, zaman durmuştu sanki. Kulağım çınlıyordu. Karanlık yavaş yavaş aydınlandı ve gözlerim güneş ışıkları ile aydınlanırken önümde duran iki adam arka ceplerinden bıçak çıkardılar. Büyük ihtimalle arkamdan saldıracak kadar ödlek olan da arkamda pozisyonunu almıştı. Bana din dersi vermeye çalışanların yanlarında çakmak taşır gibi bıçak taşıması da ne kadar yalnız kaldığımı kanıtlıyordu. Bu dar iskele yolunda yanımdan insanlar geçiyor ve içlerinden ne oluyor diyen bir adam bile çıkmıyordu. Savaş dönemi düşman topraklarında dizlerinin üstüne çökmüş bir esir gibi yalnızdım.

“Başını keser eline veririz”

Ilkokul’da beyaz yakalı kara önlükler giyerek giderdik okula. Bütün arkadaşlarım toz toprakta oynar, benim şu an olduğum gibi pantolonların dizlerini parçalarlardı gün sonuna kadar. Tertemiz giydikleri önlükler çamur içinde olurdu bir teneffüste. Benim ise eve dönerken önlüklerim de hala ütünün izi olurdu. Sessiz, içine kapanık bir çocuktum. Fazla konuşmazdım, ama konuştuğumda karşımdakine hep saygılı olurdum. Bu sebepten okula ne zaman müfettiş gelse, dershanenin en önüne oturtulur ve müdürün odasında müfettişi karşılamaya beni gönderirlerdi. Uslu olmanın bedeli idi benim korku içinde müdürün odasında kurbanlık koyun gibi beklemem. O kadar korkardım ki, gözlerim dolardı. Merhaba derken ağlayacak gibi olurdum.
Büyük bir ihtişamla içeri girdi müfettiş. Gri kareli bir takım elbisesi vardı. Saçları beyazlamış ellibeş yaşlarındaydı. Müdür bey ve yardımcısı ayağa kalkıp selamladıktan sonra buyur ettiler müdür beyin masasınındaki iki deri koltuğa. Ben küçücük kalmış odanın en ücra köşesinde bekliyordum. Belki beni unutur umuduyla küçülmüştüm. Ama ne buyur edilen koltuğa oturdu ne de beni unuttu. Bana doğru kesin adımlar ile ilerledi. Yemin ederim ki o an odada fırtına çıkmış rüzgar esiyordu. Önüme geldi ve durdu. Başımı yukarı doğru kaldırıp yüzüne baktım. Merhaba veya sağol diyecektim tembih edildiği üzere ama ağzımı açsam ağlayacaktım.

– Adın ne senin
– A. B. T.
– B. Öğretmenin nesi oluyorsun?
– Öğretmen?
– B. T.
– Dedem dedim. Ama ben doğmadan ölmüş, hiç tanımadım.

Dizinin üstüne çömelip benim göz hizama indi. Kocaman elleri ile yanaklarımdan tuttu kulaklarımı kapayacak şekilde. Sevdi herhalde kendi mizahınca.

– Ben tanıdım. Ben 25 yaşında Adana’da öğretmenlik yaparken okulları ziyaret eder, çocuklar okusun yeter ki der teneke teneke peynir bırakırdı. O zamanlar ticaret ile uğraşıyordu İstanbul’da. “Sen Bizdensin” derdi bana, saatlerce sohbet ederdik. Ben Tunceli’deyken istanbul’da kaybetmişiz onu. İşte o bizdensin dediği bizler sonuna kadar Atatürk’ün takipçisi olacağız. Beni en korkutan tehdit bile beni bundan vazgeçirmedi.
– Neydi o tehdit?

“Başını keser eline veririz”

Ne manyak bir adammış bu müfettiş! İlkokul çocuğuna söylediği lafa bak. Travma yaşatmış bana ki yıllar sonra 12 yaşında görmeye başlayacağım rüyaların ana karakterlerinden biri olacak ve benim öğretmenim olacaktı bu manyak adam. Ve o rüyaların birinde bana Urfa’da bir gün nasıl sopalarla dövüldüğünü ve dizleri üstünde çaresiz kaldığını anlatacaktı. 
“Yalnız kaldığımı düşündüğümde de yine öğretmen olan eşim vazgeçme derdi. Yetiştirmek istediğin adam ol ve bu yoldan vazgeçme derdi. Yalnız olmadığımı anlardım.”
“Ne manyak adam bu ya demiştim yumruk yiyip dizlerime çöktüğümde” …
çıktığım ilk Tekvando maçında kendim için. Ellerini kaldır diye bağırıyordu Mr. Hwang kulağımın dibinde. 

– Ayağa kalk.
– Boşuna değildi yirmi sene bu sporu yapmam.

Öylesine utandım ki! Bu dizleri üstüne çökmüş olan ben değil, Atatürkten başkası değildi. Demin tüm ihtişamı ile dalgalanan bayrağın uğruna dökülen kandı tozlanmış ellerimden damlayan. Ne kadar yalnız olduğumu düşünürken parlayan güneşi bulut kapattı ve bir gölge altında kaldım. Bu bana özel, benim anlayacağım bir işaretti. Evet adam yoktu bana yardıma koşan, ama adam ol diye kulağımın dibinde bağıran, gül bahçelerinden tomar tomar gülleri cennet bahçelerine saçan bir öğretmenim vardı. Adam gibi bir adam, benim gibi manyak bir müfettiş vardı bana adam ol diye bağıran. Kalk diye bağıran bir dostum ve bana varlığını hissettiren benden öte bir ben vardı. Biz vardık.

İçi boş yaratıkların salladığı bıçak darbeleri bana işlemiyordu. Mesele müslümanlık ya da Türklük değildi. Adam olmaktı bütün mesele. Sessiz kalmamaktı cahilliğe, başını öne eğip yürümemekti. Muhtaç olduğun kudret, gerçekten de damarlarında akan asil kanda mevcuttu.
Hastaneye gidenler içinde ben yoktum. Beş cahil karanlık kadının suçlamasına karşı savunmamı vermek için karakolda harcadığım saatleri saymaz isek hiçte kötü bir gün değildi. Otel odama çıktığımda gömleğimde iki bıçak kesiği vardı. Oturup yazmam lazım dedim ancak eve dönmeyi bekleyecektim. Eski rüyalarımı yazdığım günlüklerime geri dönüp hatırlamam gerekiyordu tam olarak rüyalarımdaki konuşmaları. 

Hiç birşey boşuna değildi.

Ne geçmişiniz ne de rüyalarınız. Hayat yolunda yediğiniz her tekme, her acı bir ders öğrenmek isteyene.

Yeterki siz adam olun…

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir